ORTA DOĞU’DA KADİM BİR KAVİM: ARAMİLER VE HAZRETİ İSA’NIN KONUŞTUĞU DİL ARAMİCE

Eski Ahit’e göre İbranilerle aynı soydan gelen Aramiler, Sami bir kavim olup ilk bilgiler Asur kralı 1. Tiglat-Pileser zamanına (MÖ 1116-1076) aittir…

Sayısız devletlerin, kavimlerin, medeniyetlerin hüküm sürdüğü, sayısız liderlerin gelip geçtiği, sayısız savaşlara ve antlaşmalara şahitlik eden kadim topraklarda yaşıyoruz.

İlk defa 1902 yılında Amerikalı bir deniz subayı tarafından kullanılan “Orta Doğu” (Middle East) tabiri 2. Dünya Savaşı’na kadar pek fazla kabul görmedi. Onun yerine İngiliz bürokratlar o dönem (1. Dünya Savaşı) “Yakın Doğu” tabirini kullanmayı yeğliyordu. Lakin 1939 yılına gelindiğinde Middle East Supple Center adlı düşünce kuruluşu (ekonomik menşeli) “Orta Doğu” ifadesini yaygınlaştırmada başarılı oldu.

Günümüz coğrafyasında ise Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birbirlerine en yakın oldukları yeri kapsayan ve birbirlerine komşu ülkelerin oluşturduğu bölgedir “Orta Doğu”. Akdeniz’den Pakistan sınırına kadar uzanan ve Arap yarımadasını kapsayan bir coğrafyadan bahsediyoruz.

Tarih boyunca Orta Doğu’nun stratejik bir öneme sahip olduğu aşikârdır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren geliştirilen ve dünya hâkimiyetini hedefleyen jeopolitik teorilere göre Orta Doğu, Afroavrasya ana kıtasının merkezini ve kesişim alanını oluşturur. Ekseriyeti, Arap yarımadasından oluşan bu coğrafyada İslamiyet başı çekmek üzere diğer iki ana dinin (Hristiyanlık-Musevilik) etkilerini ve yaşayışlarını da görmek pek âlâ mümkündür. Ayrıca yazının başında da belirtildiği üzere tarih boyunca bu coğrafya, irili ufaklı pek çok kavme ve medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Kullandıkları dil özelinde (Aramice) her ne kadar tam manasıyla bir devlet yapısı içerisinde olamasalar da Aramiler, tarihe bıraktıkları etkiyle Orta Doğu coğrafyasında, kadim bir kavim olarak tarihsel bir rol almışlardır.

Eski Ahit’e göre İbranilerle aynı soydan gelen Aramiler, Sami bir kavim olup ilk bilgiler Asur kralı 1. Tiglat-Pileser zamanına (MÖ 1116-1076) aittir. Bugünkü Harran, Kuzey Mezopotamya ve Suriye civarında yaşadıkları ve MÖ 10-8. yy’da bugünkü Suriye topraklarında çeşitli prenslikler (tam bir devlet düzeninden yoksun) kurmuşlar ancak en sonunda Asurlular tarafından yıkılmışlardır. Asur Kralı 1. Tiglat-Pileser’in yazıtlarında Aramiler’den iki ayrı biçimde söz edilmektedir. İlkinde, Fırat’ın doğusuna geçip tahripler neticesinde yerleşik hayata geçme düzeni olduğu belirtilir. İkinci söz edilişte ise, Aramilerin özellikle batıda (Fırat nehrinin batısı) büyük bir tehdit hâline gelmesidir.

Yazıtlardaki metinlere göre Asur Kralının (1. Tiglat-Pileser), Aramiler’i hükmü altına alabilmek için Fırat’ın batısına 28 kez sefer düzenlediği vurgulanmaktadır.[1]

Aramilerin bölgeye yayılmacı politikayla hâkim olmasıyla birlikte, Arami tehdidi 2. Aşurrabi (MÖ 1012-972) ve 2. Tiglat (MÖ 966-935) devirlerinde Asur Devleti’nin devlet yapısındaki çözülmelerden, zayıflamalardan istifade ederek artmış, lakin o dönem bölgede İsrail krallığının gelişmesiyle Asurlular bir nebze olsun rahatlamış, İsrail krallığına duacı olmuşlardır. Bu rüzgârı arkasına almak durumunda kalan Asurlular, Aramiler’e güçlü darbeler indirmiş ve Yukarı Habur, Orta Fırat bölgesindeki hâkimiyetlerine son vermiştir. Zamanında bir türlü direnci kırılamayan Arami hâkimiyetindeki Bit-Adini şehri de diz çökmek durumunda kalmıştır.

Bit-Adini zaferiyle Asurlular için batıya giden koridor açıldıktan sonra merkezi Şam olan güçlü Aram-Damascus ile doğrudan mücadeleye girilmiş, bu bölgede bulunan Arami kavimlerinin (Sam’al/Ya’idi, Arpad, Hadrah) bağımsızlıklarına son verilmiştir. Akabinde bu kavimler/devletçikler Asurluların bir eyaletine dönüştürülmüştür.

Batı’da sona eren Arami varlığı, ağırlığını doğuya Babil’e kaydırmıştır. (MÖ 8. yy) Pek çok Arami kabilesi o dönemde Kaldelilerle karışarak gittikçe artan sayılarda Babil’e sızmışlar ve etkili olmaya çalışmışlardır. Asur kralı 3. Tiglat-Pileser’in yazıtlarına göre Basra Körfezi dolaylarında 35 Arami kabilesinin yerleştiği belirtilmektedir. Kabilelerin gerek o dönemki Asur hâkimiyetine ayak uydurmasında gerekse Babil’de kontrol altında tutulmasının zorluğuyla MÖ 703 yılında 200 binden fazla bir sayı tehcir edilmiştir.[2] Buna rağmen siyasi bir güç, tehlike teşkil etmeden de Yeni Babil İmparatorluğu bünyesinde yaşamlarına devam etmiş Aramiler.

Birbirine yakın coğrafyalarda bu kadar çok Arami prensliği kurulmuş olmasına rağmen siyasi ve kültürel manada bir birlik oluşturamamalarının sebebi, sürekli müttefik değiştirmeleri, kabileler arasındaki kıskançlıklar ve çeşitli düşmanlıklardır. Dinî inanç bakımından da bir birlik olmamakla birlikte çevrelerinde bulunan toplumlardan etkilenmişlerdir. Örnek olarak, Kenan diyarı (bugünkü Filistin-Sina yarımadası) tanrılarından Baal-Şemayim, Reşef ve Melqart; Mezopotamya tanrılarından da Şamaş, Marduk, Nergal ve Sin tanrılarına tapmaktaydılar.

Düşmanları tarafından hain, serseri, birlik sağlayamayan bir kavim olarak nitelendirilen Aramiler, ticari faaliyetleri ve özellikle kolay anlaşılır dilleri sayesinde bölgede ve eski Ön Asya tarihinde kayda değer bir katalizör görevi üstlenmişlerdir.

Dile gelecek olursak  yani Aramiceye…

Sami dil ailesinin batı grubuna giren bu dil, İbranice ile yakın akraba olup çok geniş bir coğrafyaya yayılmış halk toplulukları, kavimler tarafından da çeşitli lehçelerle konuşulmuş bir dildir. Hâlen konuşanın çok çok azaldığı bu dilin mensupları, ilk etapta Fenike alfabesini kullanmışlar ve bu alfabeyi zamanla kendilerine has bir formasyona sokmuşlardır. Aramice yazıtların büyük çoğunluğu Güneydoğu Anadolu ve Suriye’de bulunmuş olmakla beraber, bilhassa Pers hâkimiyeti döneminde (MÖ 538-330) bu dilin bir milletlerarası ticaret dili hâlini aldığı ve bu dilde yazılmış belgelerin Yunanistan, Mısır, Anadolu, Suriye, Kuzey Mezopotamya, İran, Afganistan ve hatta Pakistan’a kadar genişleyen bir bölgeye yayıldığı görülmektedir. Aramice’nin bu kadar geniş bir zemine yayılmasının başlıca sebebi, kullanılan yazının basitliği kadar ortak veya benzer gramer özellikleri sebebiyle diğer Semitik dilleri konuşanlar tarafından da kolayca anlaşılabilmesidir.

Aramice esas olarak 4 ana gruba ayrılır:

1- Eski Arami Dili: Kuzey Suriye’de bulunan yazıtlara göre (MÖ 9. yy) Kenan ve Asur etkisi çok fazladır. Günümüze kadar etkisi pek görülmemiştir.

2- Resmî Arami Dili: Bu lehçe, daha Asur devrinden (MÖ 1100-605) başlayarak milletlerarası ticaret dili hâlini almış, standart gramer kuralları ile işlediği ve mahallî lehçeleri konuşanların hemen hemen tamamı tarafından anlaşılabildiği için de bütün Arami toplumunun yazı dilini oluşturmuştur. Akkadca çivi yazılı belgelerde “Arami kâtipleri” olarak geçen memurların bu resmî lehçeyi kullandıklarında şüphe yoktur.

3- Batı Arami Dili: (Filistin Aramicesi)Musevi kutsal literatürünün en önemli belgelerinden olan Kumran yazmalarında (veya Ölüdeniz tomarları) Arami dilinin batı lehçesi (Filistin Aramicesi) kullanılmış, tamamı İbranice olan Eski Ahit’in bazı bölümleri de yine Arami dilinin bu edebî lehçesiyle kaleme alınmıştır.

Taberiye ve Nâsıra dolaylarında konuşulmuş olan ve Galile Aramicesi adı verilen lehçenin ise Hz. İsa’nın ana dili olduğunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır.[3] Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil’in çeşitli versiyonlarının dili, Yunanca olarak görünmekle beraber bunlardan Matta İncili’nin aslının Arami dilinde yazıldığı anlaşılmaktadır.

Arapça’nın gelişmesi ve yaygınlaşması sonucunda, başka yerlerde olduğu gibi Arami dili gittikçe kullanımdan çekilmiş, ancak XVI ve XVII. yüzyıllarda Kuzey Suriye ve Lübnan’da konuşulmaya devam etmiştir. Bu dilin oldukça değişikliğe uğramış bir lehçesi günümüzde Cebelüddrüz’deki bazı Hristiyan köylerinde, sayıları artık çok çok azalmış bir topluluk tarafından kullanılmaktadır. Bu dile Modern Batı Aramicesi adı verilmektedir.

4- Doğu Arami Dili: Doğu Aramice’nin en önemli kolunu resmî Arami dili denilen lehçe meydana getirmektedir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu lehçe yalnız Dicle-Fırat bölgesi yani “doğu” ile sınırlı kalmadığı için başlı başına bir lehçe olarak ele alınmıştır. Bunun dışında, adı geçen bölgede yazılı belgeleri az olan başka lehçelerin gelişmiş olduğu da anlaşılmaktadır. Bunlardan en az tanınanı Harran Aramicesidir. Milattan sonra VII. yüzyıla kadar putperest kalan Harran (Urfa’nın güneyinde) halkının kullandığı Aramice’den bazı yazıt parçaları bugüne kadar gelebilmiştir.

Hz. İsa’nın Dilinin Konuşulduğu Yer: Malula

Aramice’de “geçit yeri, geçit, gizlenilen yer” anlamlarına geliyor Malula. Malula’ya o zamanki işim gereği ilk kez Mayıs 2008’te gitmiştim. Yani 2011 Suriye iç savaşından önce. Aslında hep de merak ediyordum Malula’yı. Neticede dünya üzerinde -unutulmaya yüz tutsa da- Hz. İsa’nın dili olan Aramice’nin (yukarıda bahsedildiği şekliyle, Galile lehçesi) konuşulduğu 3 köyden biridir Malula. Diğerleri ise Cabadin ve Bakha köyleri. Bu köy Suriye’de, Hristiyanların en kadim yerleşkesidir. İncil’in de yazıldığı dil olan Aramice’nin genellikle 60 yaş üzeri Malulalılarca konuşulduğu bu köy, üç dağ arasında butik bir hâlde kurulmuş (MÖ 10. yy), başkent Şam’ın takribi 55-56 km kuzeydoğusunda bulunmaktadır.

Malula’da Aramice’yi en saf kullanan tek eğitmen, dilbilimci olarak kullanan George Zarur’a göre Malula halkının sadece %20’si onlar da 60 yaş üzeri olanlar bu dili konuşan nüfusu oluşturuyor. Dilin kaybolmasından korkuyor açıkçası kendisi. Nesilden nesile aktarılan bir dil olan Aramice için George Zarur’un gayretlerinin haricinde Antuaneta Mukh öğretmen hanım tarafından sadece bir okulda bu dil okutulmaya, yaşatılmaya çalışılıyor.

Suriye tapu kayıtlarında köy olarak geçen Malula’nın en ünlü yapısı Azize Takla Manastırı içinde yaşayan rahibelerle birlikte, Aralık 2013’te Suriye’deki iç savaş sürecinde El Nusra cephesi tarafından rehin alınmıştı. Malula’nın diğer kısımları da bu işgalden nasibini aldı tabii ki. Lakin yaklaşık 4,5 ay sonra Mart 2014’te Malula yeniden Esed rejiminin kontrolüne geçti. Tekrar Esed rejiminin kontrolüne geçmesine rağmen 2019 istatistiklerine göre, Malula’ya geri dönüş oranı %35-%40’larda kalmış.

Bir de kendine has bir geleneği var Malula’nın…

Malula’da MS 4.yy’dan beri yapılan geleneğe göre, her 13 Eylül gecesi Malula’ya hâkim iki tepe üzerinde büyük ateşler yakılıp bu törene dünyanın çeşitli yerlerinden binlerce insan katılıyormuş. İlk ateş, Hz. İsa’nın asıldığı çarmıhın parçalarının bulunduğunu halka haber vermek için yakılmış. O günden beri bu gelenek sürdürülüyor.

Hz. İsa ve Hz. Meryem’in burada 16 yıl yaşamalarıyla (nesilden nesile aktarım) burada saf Aramice’nin konuşulması ve bu durumun da Malula’yı Malula yapan en önemli etmenlerden biri olduğunu unutmamak gerek.

Selam ve dua ile…

Sağlıcakla Kalın.

Bibliyografya:


[1] Bowman, R.A , Arameans, Aramaic and the Bible , University of Chicago Press , Chicago , 1948 , s.65

[2] Albright, W.F , The Emergence of Arameans , The Cambridge Ancient History , Cambridge , 1966 , s.49

[3] Ginsberg , H. L , Aramaic Dialect Problems , American Journal of Semitic Languages and Literatures , Chicago , 1933 , s.50